Bu yazı sanırım Ünal Aysal ile Adnan Polat arasındaki mantalite farkı hakkında bilgi sahibi olmamıza net bir biçimde yardımcı olur. Biri ben futboldan anlarım Rijkaard a dedik o kadar 4-3-3 yapma tutmaz, Adnan Sezgin le beraber kadroyu biz yapıyorduk Kalli bırakınca.. Ve Ünal Aysal ın mantalitesi;
Kongrenin tartışmasız tek galibi var: Ünal Aysal. Ama üç tane de mağlubu.
Mağluplardan başlayalım. İlki, her ne kadar ne aday ne de başkan olarak kongreye katılmasa da Adnan Polat. Neredeyse geçen seneki kongrenin ertesi günü alınan 1-0’lık yenilgiden sonra önlenemez bir düşüş içine girdi Adnan Polat. Neredeyse hiçbir süreci yönetemediği yetmezmiş gibi bütün süreçler onu yönetti. Dengesini yitirip türbülansa girdi, fırtınayla başa çıkamayan küçük bir uçak gibi. Sonuçta da kulübün ayağının altından çekildiğine şahit oldu.
Polat’ın son beklentisi kongreye katılımın düşük olması ve örtük olarak desteklediği Turgay Kıran’ın kıran kırana bir yarışın içinde kalabilmesiydi. İkisi de gerçekleşmedi. Bu nedenle kongrenin en büyük mağlubu o. Tartışmasız ve açık ara.
Helvacı üzerinden birkaç ders
Kongrenin neredeyse Adnan Polat kadar ağır bir yenilgi almış ikinci bir ismi var; Mehmet Helvacı.
Esasında iletişime ciddi bir disiplin olarak bakanlar için Mehmet Helvacı’nın aday olarak ortaya çıktığı süreç, yürüttüğü iletişim kampanyası ve bunun sonucunda elde etmiş olduğu oy ciddi dersler içeriyor.
İlk ders. Kamuoyuna mal olmuş olumsuz bir algılamayı pozitife dönüştürmek, nötr bir algılamayı olumluya dönüştürmekten çok daha zordur. Helvacı seçim süreci boyunca üzerine yapışmış olan “Brutus” algılamasını değiştirmek için iletişimin bütün yöntemlerini kullandı. Ama ne yaparsa yapsın, “Brutus” kimliğini “Marcus Antonius” karakterine dönüştüremedi. Galatasaray Kulübü üyeleri onun “Brutusvari” olarak nitelediği tavırlarını beyinlerinin arka loblarına kaydetti ve hiç unutmadı. Unutmadığını da sandıkta net biçimde gösterdi.
İkinci ders. İletişim eğer mesaj verenle alan arasında bir güven ilişkisi mevcutsa manalıdır. Eğer ortada güven yoksa, ciddi paralara mal olan içi boş bir metodolojidir iletişim. Seçimde hep birlikte görüp yaşadık; iletişim olarak bütün yöntemleri en iyi biçimde kullanan tek aday Helvacı’ydı, ama Galatasaray Spor Kulübü üyeleriyle güvene dayalı bir ilişki kuramadığı için tüm etkinlikler manasız bir para harcama enstrümanına dönüştü.
Üçüncü ders. Pazarlamada lidere doğrudan saldırmak ciddi bir stratejidir. Helvacı da iddialı bir aday olarak seçim kampanyasını doğrudan lidere (Ünal Aysal) saldırı üzerinde temellendirdi. Tek stratejisi buydu, ama bu stratejinin kurbanı oldu.
Şöyle. Helvacı QVT tartışmalarının başında Ünal Aysal’ın söylediği “ben çalışanımdan özür dilemem” cümlesini rakibinin zaafı olarak kaydetti hafızasına. Ve sürekli olarak bu meseleyi kaşıyarak Ünal Aysal’ın gardını düşürmeye, onu böylesi benzer agresif bir söylemi dillendirmeye çalıştı. Ama başaramadı. Tam tersine. Ortaya çıktı ki Ünal Aysal’ın “ben çalışanımdan özür dilemem” sözü Helvacı için matadorun salladığı kırmızı pelerinden farksızmış. Helvacı ve ekibin gözlerini sadece bu kırmızı pelerini diktiler seçim süreci boyunca. Böylece matador da boğa tarafından hiçbir surette tehdit edilmeden özgürce dolanıp durdu arenada.
Galatasaray demokrasisi
Turgay Kıran’ın durumu biraz tuhaf. Çünkü bir anlamda kongrenin üçüncü mağlubu, bir anlamda da seçimin ikinci galibi. Çünkü birçok kişinin aklından ve gönlünden geçenin çok ötesinde bir oy aldı Turgay Abi. Ki bunu başarı hanesine kaydetmek daha doğru.
Açıklayalım. Galatasaray Türk demokrasisinden daha çok, Avrupa ve Amerika demokrasilerine benzer. Avrupa ve Amerika’da seçim kaybedenlerin “başarısız” (looser) olarak tanımlanıp siyaset yaşamından çekildikleri bilinen bir şeydir. Türkiye’de ise seçimi kaybetmek nadiren bir başarısızlık olarak tanımlanır. Bu nedenle seçim kaybedenler her seferinde yeniden ve yeniden meydanlara dökülürler, dökülebilirler Türkiye’de. Ama Galatasaray’da değil.
Turgay Abi, 2006’daki kongrede aldığı 60 oyla kaybetmiş bir Galatasaraylı’ydı. Bunun anlamı sonraki seçimlerde ortalığa çıkmamak, ya da görünmemekti Galatasaray demokrasisinin kurallarına göre. Ama bu seçimin olağanüstü koşulları altında Turgay Kıran yeniden ortaya çıktı, hatta bazı Galatasaraylılar tarafından ümit olarak da görülebildi.
Turgay Kıran’ın bu seçimde aldığı oyun iki temel nedeni var. İlki “vesayet”in Galatasaray Spor Kulübü için yakın ve açık bir tehlike olduğunu düşünenlerin Kıran’a yönelmesi, ikincisi de Polat yanlılarının örtük olarak “gri liste”yi desteklemesiydi.
Ama olmadı. Tüm bu küskünler 573 oy üretebildiler Kıran adına. Ki bu, aslında üç önceki seçimdeki 60 oy dikkate alındığında mükemmel bir sonuç. Bu nedenle mağlup değil de galipler arasında sayılabilir Turgay Abi. Ama bu galibiyet sadece 2006’da sandığa gömülmüş Turgay Kıran isminin üzerindeki tozları biraz silmeye yarar. Fazlasına değil.
Güç faktörü
Gelelim galibe. Kongreye katılan Galatasaray Spor Kulübü üyeleri, iki rakibine üç kattan daha fazla fark atan Ünal Aysal’ı destekleyerek iki mesaj verdi kamuoyuna. “Galatasaray’da birlik istiyoruz.” Ve “güçlü bir Galatasaray istiyoruz, her yerde ve her zaman.”
Birçok Galatasaraylı’ya göre Aysal’la rakipleri arasındaki muazzam farkın tek bir açıklaması var; o da Ünal Aysal’ın listesinin diğer iki adayınkine göre çok daha kuvvetli olması. Aslında bunu başka bir şekilde de okumak mümkün: Ünal Aysal aslında sadece listesinden dolayı güçlü değildi, güçlü olduğu için öylesi bir liste oluşturabildi.
Zaten kongreye de Aysal’ın bu gücü damgasını vurdu. Muktedir olmak gücü. Rekabet edebilme gücü. Galatasaray’a sahip çıkma gücü. Kulübü yeniden yapılandırma gücü. Başarı modeli oluşturma gücü.
Üç aday içinde en az o konuştu. En az o toplantı yaptı. Ama bu bile yetti kulüp üyelerinin Ünal Aysal’ın verdiği “güç” mesajını algılayıp bunu sandıkta oya dönüştürmelerine.
Sandıktan çıkan o güç, ertesinde Fatih Terim’i, yani başka bir gücü çekti yanına. Beklenen ama çok da ihtimal verilmeyen bir tercihti bu. Bu yönelişin şifrelerini iyi okumak gerekiyor bundan sonraki hamleleri anlayabilmek için.
İki tür şifre var bu yönelişte. Ünal Aysal’ın hem yönetim tarzına ilişkin şifreler var Terim tercihinde, hem de geleceği nasıl planladığına ilişkin.
Ünal Aysal’ın yönetme tarzı
Yönetme tarzıyla başlayalım. Seçimden önce Ünal Aysal’ın, en çok güvendiği isimler arasında yer alan Bülent Tulun’a hem teknik direktör, hem de transfer edilecek futbolcularla bir “brief” verdiği sır değil. Nitekim Johan Elmander, Kim Källström, Martin Jol gibi isimler bu “brief” kapsamında gündeme geldiler.
Ancak diğer tarafta başkan olmasa da başta Ali Dürüst olmak üzere bazı yönetim kurulu üyeleri tarafından hararetle istenilen Fatih Terim’e de bir “brief” verildi, “Galatasaray’ın başına geçersen ne yapılması gerekir” yollu. O da işbaşına gelmesi durumunda transfer edilmesinde fayda gördüğü futbolcular için bir çalışma hazırladı, hatta bir kısmıyla temasa bile geçti.
Bu iki “brief”e verilen yanıtlar önüne geldiğinde, yönetme tarzını net biçimde ortaya koyan bir adım attı Ünal Aysal, ilk planda Fatih Terim’in kapısını çalarak. Aysal’ın attığı bu adım kesin bir mesaj içeriyor okumasını bilenler için: Ünal Aysal, seçme, yönetme ve denetleme erkini yönetim kurulu dışında değil, yönetim kurulu içinde tutmuş olduğu verdiği bu kararla.
Tam tersi olsaydı, yani Bülent Tulun üzerinden Martin Jol tercihine yönelinseydi, iktidar daha ilk günden yönetim kurulu içinden dışına çıkmış olacaktı. Bu da yönetsel manada Galatasaray’a zarar verebilecekti. (Bir önceki dönemde Adnan Polat-Adnan Sezgin işbirliği iktidarı yönetim kurulu dışında tuttuğu için futbol şubesi yönetim erkinin denetim ve yönetme sahası dışında kalmıştı. Bu durum da Haldun Üstünel’in istifasıyla başlayan bir dizi felakete yol açmıştı.)
Eğer basındaki Thomas Kurth’la sözleşme imzalanacak yollu haberler doğruysa, Ünal Aysal’ın, iktidarın yönetim kurulu içinde kalmasını daha da perçinlemiş olduğu söylenebilir. Zira Thomas Kurth’la sözleşme imzalanması yönetim kurulu üyesi Adnan Öztürk’ün önermiş olduğu, futbol şubesinin geleceğini planlama modelinin onaylanması anlamına geliyor.
Kısaca, Terim ve Kurth’u tercih eden Ünal Aysal bu kararıyla yönetimde kader birliği yaptığı mesai arkadaşlarının önerilerini dikkate aldığını göstererek yönetme erkini yönetim kurulu içinde tutmuş oldu.
İki tempolu yapılanma
Şimdi geliyoruz diğer şifreye. Bu karar üzerinden Galatasaray’ın geleceğini nasıl okuyabiliriz?
Önce bir saptama yapmak gerekiyor. Galatasaray’ın yapması gereken temel bir şey var, futbolda yeniden yapılanmaya gitmek zorunda. Çünkü 2002’den bu yana kendi DNA’sından oldukça uzaklaşmış durumda Galatasaray. Bu uzaklaşma da sadece ve sadece kaos üretiyor, yapısal ve sürdürülebilir başarı değil.
Nasıl bir yapılanma olmalı bu? Birbirinden kısmen bağımsız iki tempolu bir yapılanma. İlk tempo kurumsallaşmaya, altyapı ve yetenek izlemeye (scout ekibi) ilişkin. İkinci tempo ise A takıma yönelik.
Altyapı ve izleme ekibi konusunda Galatasaray’ın önünde vermesi gereken stratejik bir karar var. Bu stratejik karar şu iki önemli soruya kapsamlı bir yanıt vermeyi gerektiriyor: “2020’de dünyada nasıl bir futbol oynanacak?” “Galatasaray şimdiden yatırım yapmaya başlarsa 2020’li yıllarda oynanacak olan bu futbolu yakalayabilir mi?” (Meraklısı için şunu söylemek gerekiyor. Galatasaray 2000’de dünyada oynanan futbolun en iyilerinden birisini sahada koşturabiliyordu. Zaten iki uluslararası kupa da böyle geldi.)
Bu sorulara kapsamlı bir yanıt vermeden ve ortaya 2020’ye ilişkin bir vizyon koymadan stratejik bir karara varmak, gerek altyapı, gerekse de izleme ekibinde yeniden yapılanmaya gitmek mümkün değil. Başka bir deyişle, Galatasaray’ı çalışanların değiştiği bir yenilenme değil, zihniyetin değiştiği bir yenilenme bekliyor. (Çünkü artık şunu öğrendik ki, çalışanların–adları ne kadar Frank Rijkaard, Michael Skibbe, Jan Derks, Tugay Kerimoğlu, vb. olsa da- değişmesi bir zihniyet değişikliği anlamına gelmiyor Florya’da.)
Bugünü iyi yönetmek için
Geliyoruz A takımının yeniden yapılanmasına. Bu yapılanma da, 2020’lere ilişkin temel bir vizyona ihtiyaç duyuyor. Ama şu da unutulmamalı ki bu vizyon kısa vadede hiçbir sonuç üretmeyecek, üretemeyecek, Florya’da hiçbir şeyi değiştirmeyecek bugünden yarına.
Oysaki Galatasaray’ın Florya’da bugünden yarına birçok şeyi değiştirmesi, acil bir programı uygulaması gerekiyor. Futbolda geleneksel Galatasaray karakterini korumak için olmazsa olmaz bir şart bu. Uygulanması gereken bu programın ana hatları ise çok basit:
İlk olarak A takımı doğru yerli ve yabancı futbolcularla takviye etmek. İkinci olarak Florya’da yeni bir profesyonel modelin hüküm sürmesini sağlamak. (Profesyonel modelden kastımız hedeflerin ve başarı kıstaslarının net olarak tariflendiği bir sistem. Bu yapılmadığı sürece ve her yıl üç kulvarda kupaya yürümeyi kulübün önündeki yegâne hedef sanan yöneticilerin varlığıyla Galatasaray’ın geleceğe yürümesi mümkün değil.) Üçüncü olarak da saptanan bu modeli denetlemek ve beslemek.
Kısaca Galatasaray altyapı ve scout sisteminde geleceğini, 2020 vizyonunun belirleyici olduğu tümdengelim yöntemiyle kurmak zorunda. A takımda ise tümevarmak zorunda.
Yani Galatasaray altyapı ve scout sisteminde önce geleceği planlayacak. Bugünü bu gelecek ışığında yeniden kuracak. A takımında ise önce bugünü yönetecek. Ama bugünü yönetirken gelecek planına sırtını dönmeyecek, üst üste koyarak geleceğe yürüyecek.
(Bu meseleyi iyi anlamak için Jupp Derwall ve I. Terim Dönemi’ni hatırlamak yeterli. Gerek Jupp Derwall gerekse de Terim işbaşı yaptıkları ilk günden sonra itibaren üst üste koyarak bir gelecek yarattılar. Ama geleceği yaratırken takımı günlük sportif başarıdan da uzak tutmadılar. Derwall ilk yıl Türkiye Kupası’nı kazandı. İkinci yıl namağlup averajla ikincilik yaşandı. Üçüncü ve dördüncü yıl ise şampiyonluk geldi. Derwall sonrasındaki yılda ise Avrupa’da yarı final oynandı. Keza Terim döneminde de UEFA Kupası’na giden yolda dört şampiyonluk, iki Türkiye Kupası vardı. Yani her iki dönemde de geleceğe, sportif başarılarla dolu bugünler iyi yönetilerek gidildi.)
Fotoğrafın tamamı
Şimdi olup biteni üst üste koyalım. Thomas Kurth Galatasaray’ın futboldaki geleceğini temsil ediyor. Altyapısıyla, scout sistemiyle, kurumsal örgütlenmesiyle yarını. Fatih Terim ise sportif anlamda kuvvetli olunması gereken bugününü temsil ediyor. İki ayrı tempo dediğimiz de bu.
Thomas Kurth’la Fatih Terim, aynı zamanda Adnan Öztürk ve Ali Dürüst üzerinden iktidarın yönetim kurulu içinde kalmasını temsil ediyorlar. Bunun anlamı çok net; Galatasaray’da futbol yönetim kurulu tarafından yönetilecek ve denetlenecek. Bülent Tulun ise futbolu muhtemelen başkan adına dışarıdan destekleyecek. Tıpkı Faruk Süren döneminde olduğu gibi.
Bu yönetim modellemesi kanımızca doğru bir modelleme. Hele ki Süren döneminde Thomas Kurth gibi bir futbol beyninin kulübün içinde olmadığı düşünülürse.