24. Kasım 2017, 11:17:19

Gönderen Konu: Yakın tarihimiz, Cassio Lincoln ve istikbalin koşulları.  (Okunma sayısı 10890 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

H@run_73

  • Çırak
  • *
  • Kayıt Tarihi: Mar 2009
  • İleti: 56
  • Yaş: 44
  • Yer: istanbul
    Lincoln gönderilirse; diyelim yerine Deco geldi, veya medyada orda burda isimleri zikredilen oyunculardan biri Galatasaray’a transfer oldu diyelim. İyide arkadaşlar o zaman biz transfer yapmış olmayız ki. Bir zamanlar transfer bedelini Cem Uzanın finanse ettiği Mario Jardel’i saymazsak bu adam (Lincoln) yanlış bilmiyorsam 13.5 milyon Euro ile Galatasaray’ın kendi bütçesinden yapmış olduğu en pahalı transfer olma özelliği taşımaktadır. Her ne kadar sözleşme 4 yıl üzerinden imzalanmışsa da Galatasaray Kulübü söz konusu meblağın önemli bir kısmını ödemiş veya Klüp ödeme yükümlülüğüne  girmiş bulunmaktadır. Bu oyuncu ile ilgili yazılı ve görsel medyada yapılan spekülasyonların büyük bir kısmı  rakip takım yandaşı medya unsurları tarafından kurgulanmış ve her seferinde saçma sapan konular kışkırtılarak gündem yaratılmıştır. Bu tür durumlar her takımdan her oyuncu için diğer takımların sempatizanı köşe yazarları, haber müdürleri, gazete ve televizyon yayın direktörleri tarafından yıllardan beri sistematik olarak zaten yapılmaktadır. Gaye hem oyuncunun moral değerlerinin zayıflatılarak performansının düşürülmesi ,hemde oynamakta olduğu takımın huzursuzluk ve kaosa sürüklenmesidir . Elbette medyadaki bu karakteristik davranış biçiminin yegane nedeni yalnızca bunlar değildir. Gazetelerin satılabilmesi, programların izlenebilmesi için kitlesel refleksler  yani haber yaratılabilmelidir. Sıradan bir gazeteci  olmuş olacak veya olmakta olan bir olguyu haber yapmaktadır elbette. Ancak maharetli bir gazeteci küçücük ve aslında  önemsiz bir ayrıntıyı olağanüstü (Lüzumundan fazla)detaylandırır, hiç yoktan polemik yaratır, henüz olmamış ve belkide hiç olmayacak olayları varmış gibi lanse ederek hiçbir haber değeri olmayan şeyden haber yaratır. Artık haberin konusu olan olayın kahramanları acımasız ve yozlaşmış medyanın kısır döngüsüne ve güdümüne girmiş ve tamamen kendi iradesi dışında kurgulanmış bir olayın parçası oluvermiştir. Direkt ve endirekt olarak birbirine bağlı binlerce kişi futbolun medya uzantısından geçimini sağlamaktadır. Bazıları için eğlencelik bir oyun gibi düşünülse de bu insanlar için bir ekmek kapısıdır futbol.
Öteden beri hep düşünmüşümdür. Neden malum bir takım gazeteler transfer dönemi başlar başlamaz, her gün onlarca şöhretli oyuncuyu  özellikle üç İstanbul takımına transfer ederler? En nihayetinde şapka düşer kel görünür. Hepsi yalandır. Ama sonraki yıl ve bir sonraki ve daha sonraki yıl aynı kumpanya hep tekrarlanır ve bir çoğumuz o gazeteleri her gün satın alır,hevesle ve aslı astarı olmayan bir iyimserlikle baştan aşağı bir satırını atlamadan okuruz.
Gazete ne için alınır? Haber için, olaylardan ve olgulardan haberdar olmak için. Esasen en iyi haber yorumsuz olandır. Yorum taraf olmak demektir. Oysa haber kusursuz bir objektivite gerektirir. Özellikle futbol ile ilgili olan yayınlara şöyle bir bakınız,  % 98’i yorumdur, yüzde biri bu yorumların üzerine inşa edildiği asparagas (uydurma) haberler, geriye kalan % 1ise gerçek haberdir. İşte bizler o gazeteyi okurken,  okuduklarımızın yalan olduğunu bilmemize rağmen o % 1’lik doğruluk ihtimali anlaşılması güç bir ilgi yaratır bizde. Çünkü takımımızla ilgili 10 transfer haberi varsa, bu 10 haberden her birinin doğru olma ihtimali % 1 bile olsa mevcuttur. Anlaşılması güç bir durumdur bu. Ancak gerçek şuki yalan bile olsa o haberleri okumak tuhaf bir şekilde hepimizin hoşuna gitmektedir. Cuzi bir ücret karşılığında bizim yerimize başkaları hayal kurmaktadır ve biz bu başkaları tarafından kurulmuş hazır hayaller ile mutlu oluruz. Öte yandan  bu asparagas haberlerin hiç yapılmamış olduğunu varsayalım. Bu gazetelerin gerçekten habercilik yaptığını yani Deconun, Santosun transfer haberlerini değilde Metin Oktay tesislerini,Samandıra yı, Nevzat Demir’i  anlatan belgesel tadında bir gazete,veya Futbol AŞ. İle Sportif AŞ nin nasıl birleştirileceğini  veya  Wimbledon tenis turnuvasında Junior kategorisinde ilk defa bir Türk oyuncunun boy göstereceğini. Buz hokeyi milli takımının Kanada ya uçtuğunu. Bisiklet milli takımının Antalya’da kampa girdiğini filan yazan gazeteleri hangimiz satın alarak okumak isterizki?? Hiçbirimizin bu gazetelere sövüp saymaya hakkı yok aslında. Çünkü talep her alanda olduğu gibi kendine özgü bir arz yaratmaktadır. Biz bunu istiyor ve bunu hak ediyoruz. Onlarında eve ekmek götürebilmek için o gazeteleri satabilmeleri gerekiyor ve aslında her şey tam olarak olması gerektiği gibi oluyor, basit ve eğlenceli bir oyun bu ve gerçek şuki hepimiz oldukça eğlenmekteyiz.
Bütün bunları Lincoln konusu ile nasıl bağdaştıracağıma gelince. Lincoln’e bir çoğunuz kızdınız, sövdünüz saydınız. Peki sebep nedir?? Efendim oynamadı… Efendim şımardı… Efendim koşarken düştü… Efendim gözünün üstünde kaşı var. Peki ama biz bu adamdan ne bekliyorduk? Bir Ronaldo bir Messi bir Ribery gibi nerede ise tek başına rakibi sürklase edecek, atacak, attıracak boş alan yaratacak, kendisini marke edecek 2-3 oyuncu ile rakibi eksiltecek ve biz şampiyon olacağız… Hamburg’u perişan edecek ve ezeli rakibin stadında bir kez daha kupa 2’nin sahibi olacağız. Yahu bu adamın gerçekten böyle olağanüstü maharetleri olsa, Chelsea, Manchester United, Barcelona Real Madrid, Milan gibi klüpler varken neden Galatasarayda oynasınki ??? Ayıkken rüya görmeyelim arkadaşlar. Şimdi bu durumu bir analiz edelim bakalım. Fransa Türkiye milli maçında Ribery oyuna girdikten sonra adamın neler yaptığını (yapabildiğini) sanırım hepiniz gördünüz. Bu gün dünya futbolunun gündeminde olan bu oyuncu birkaç yıl öncesine kadar Kulübümüzün sözleşmeli oyuncusu idi. Şayet transfer taksitleri zamanında ödenseydi bile acaba Galatasaray da kalıcı olacakmıydı? Veya böyle bir performans söz konusu olabilirmiydi??? 98 yılında Galatasaraydan Valencia ya olaylı bir şekilde transfer olan Adrian İlie örneğini hatırlayınız.
90 yılında o zamanlar futbol şube sorumlusu olan Adnan Polat zamanında  Galatasaray’ın gelmiş geçmiş en iyi oyuncu transferlerinden biri  Roman Kosecki ispanyadan teklif almış, takımdan ayrılmasına izin verilmeyince Klübün ödediği paraları yerlere saçarak paraların üstüne basmıştı (adam hangi kanaldan gireceğini iyi biliyormuş profesyonel bir idareci bu  numarayı yutmazdı). Bunun üzerine bizim hercai yöneticiler, lan sen bizim paraların üstüne nasıl basarsın deyyus nidaları ile sözde kovduk süsü vererek Koseckiyi  Osasunaya uğurlamışlardı.
Bunları neden anlatıyorum? Gerek Galatasaray gerekse diğer Klüplerin tarihinde dünya çapında (yabancı) oyuncular yok denecek kadar az olmuştur ve Hagi ve Prekazi haricinde hiçbiri bir devamlılık ve nihai son düşüncesi ile bu Klübün  ve diğer Türk klüplerinin oyuncusu olmamıştır. 
Kaldıki bu gün kendi oyuncumuz olan  Arda Turan’ın menajeri bile bir takım açıklamalar yapıyor ve bu yıldan sonra Ardanın Galatasaray dan ayrılacağı sinyallerini veriyor. Peki Ardanın teklif aldığı takıma bir bakarmısınız:  Tottenham… Kendi stadı dışında Avrupa nın veya dünyanın herhangi bir yerinde maç oynansa, beş yüz kişiyi tribüne toplayacak dirayeti yeterliliği olmayan sıradan bir ada takımı…Tanju çolak kariyerinin zirvesinde iken bir takım abuk subuk Avrupa takımlarından aldığı teklifleri, bu takımlar Galatasaray dan daha büyük takımlar değil diyerek kökten reddetmiş, hatta bir yunan Klübünden dalga geçer gibi transferi karşılığında egede bir ada istemişti.
Şimdi bir düşünelim bakalım. Siz bu Lincolnden istisnası olmaksızın her maç için vasatın oldukça üzerinde bir performans beklentisi içindesiniz. Ancak makul düşünmemiz gerekirse böyle bir şey mümkün değildir. Bütün bir lig boyunca oyuncu yeri gelir buz üzerinde yeri gelir vıcık vıcık bir çim üzerinde, yeri gelir bilardo masası gibi bir zeminde futbol oynar. Nasıl ki arazi aracı asfaltta, asfalt arabası arazide varlık gösteremezse oyuncularında kendilerine has teknik özellikleri  belli bir kapasiteleri vardır. Örneğin geçen yıl  Ankara deplasmanında asaş stadında Ankarasporla 0-0 berabere kaldığımız lig maçında, maç, futbol oynanması mümkün olmayan bir rüzgar altında oynandı. Böyle bir müsabakanın akabinde Lincoln’ü  veya başka bir oyuncuyu kötü oynadı diye eleştirmek mümkünmüdür??? Öte yandan neden her kötü sonuçtan sonra kabak hep Lincoln ün başına patlar? Efendim adam bir çuval para alıyormuş bilmem neymiş. Arkadaş adam bir çuval para alıyorda diğer futbolcular  öpücükmü alıyorlar? Ayrıca şunun çok ama çok iyi bilinmesi gerekir. Lincoln, transferinde söz konusu olan meblağın önemli bir bölümünü takımda oynadığı için değil, isim ve imaj hakları çerçevesinde imzalamış olduğu mukavele ile almaktadır. Adam ayağını topa değmese bile onbinlerce  Lincoln temalı ürün Klüp tarafından satılmış paraya çevrilmiştir. Bu durumun Lincoln ün oyunculuğu ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Ayrı bir mukavele konusudur bu. Futbol ile ilgili mukavelenin  4 yıllık olduğuda düşünülürse Lincoln ün oyuncu olarak aldığı paranın  takımdaki diğer oyunculardan çok yüksek olduğunu düşünmüyorum. Futbolun nankör bir meslek olduğu elbette doğrudur. Ancak sezonun ortasında üstelik tamda rahmetli Meira nın arıza vermeye başladığı kritik dönemde bana şu kadar para vermezseniz falanca yere giderim filanca takıma mukavele imzalarım tehditleri savuran Servet in, takımı neredeyse sabote etme noktasında vukuatlı bir sonraki hafta tribünlerin önünde forma öpüp yere kapanan Sabrinin, sahada nerede ise yürüyerek top oynayan oyuncuların bir sezonluk hezimetten sonra hiç adı anılmayacak; bütün suç, bütün kabahat Lincoln de, defolsun gitsin öylemi? Yapmayın arkadaşlar, komik hatta ayıptır bu kadarı, lütfen makul ve akılcı düşünelim öyle davranalım.   

H@run_73

  • Çırak
  • *
  • Kayıt Tarihi: Mar 2009
  • İleti: 56
  • Yaş: 44
  • Yer: istanbul
Part:2 Yakın tarihimiz, Cassio Lincoln ve istikbalin koşulları.
« Yanıtla #1 : 13. Haziran 2009, 05:33:45 »
    Bu bağlamda takımımızla ilgili bir başka tespit daha yapmak durumundayız. Galatasaray Klübünün 2000 yılında kazandığı UEFA kupasına kadar olan; içinde peşpeşe 4 şampiyonluğunda bulunduğu sürecin  taraftar camiasında nasıl algılandığıda önemlidir. Genel kanı,  imparator Fatih Terim takımın başına geldi, müthiş karizması ve azimle çalışılması sonucunda tezahüratlara konu olan hep övündüğümüz 4 şampiyonluk müthiş bir UEFA kupası başarısı ve  devamında Lucesku ile süper kupa…
Hafızalarımızı şöyle bir yoklayacak olursak o yıl kupada oynadığımız maçların bir çoğunda Taffarel akıllara ziyan toplar çıkarmıştır,o pozisyonların biri bile gol olsaydı şimdi UEFA kupamız belkide olmayabilirdi. De Sanctis bu yıl kupada deplasmandaki Bordeaux maçı dışında Taffarelin performansının yarısını  göstermiş olsaydı belkide şu an kupa ikinci defa Galatasaray müzesinde yerini alabilirdi.
Türk futbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük transferi George Hagi  Galatasaray’a transfer olmadan önceki tabloyu çok iyi anımsıyorum. Okan Buruk, Arif Erdem,Tugay Kerimoğlu,Hakan Şükür,Suat Kaya,Bülent Korkmaz gibi isimlerle Feldkamp ın  teknik direktörlüğünde tüm kupaların toplandığı 92-93 sezonunda, UEFA kupasını kazanan takımın ilk temelleri kurulmaya başlanmıştır. Ancak dürüst ve gerçekçi olmak gerekirse Hagi takıma dahil olmadan önce (1996) futbolcuları şöyle bir anımsayacak olursak ayağı kırılıp düzeldikten sonra bir türlü dikiş tutturamayan Okan Buruk, sağa sola çılgın gibi koşturup topları ezmekten başka varlık gösteremeyen Suat Kaya, ayağına aldığı her topu karşı takım oyuncularına servis yapan Bülent Korkmaz, hiçbir şekilde vasatın üzerine çıkamamış bir Hakan Ünsal  ve Ümit Davala. Zaman zaman taraftara kazma lan bu adam dedirtecek kadar saç baş yolduran Ergün Penbe ve futbolculukla uzaktan yakından ilgisi olamayacak kadar kontrolsüz, hoyrat, orta yapma özürlü, topu eline ayağına dolaştırıp hemen hemen her seferinde 2-3 adam geçip ama topu rakibe bırakan Arif Erdem,  5 net gol pozisyonundan ancak 1 gol üretebilen Hakan Şükür… Ya biz futboldan hiç anlamıyor körüz ,yada aptalız, yada takımdaki şablon genel hatlarıyla böyle idi. Kimbilir belkide dünya çapında isim yapmış klas bir oyuncu (Hagi) Floryada onlarla idman yapınca bunun yaratmış olduğu psikolojik sinerji veya çok uzun yıllar aynı kadro ile bir arada oynamanın yarattığı alışkanlık, Fatih Terim in agresif ve kışkırtıcı tarzı, ama hepsinden önemlisi de defans bloğunda uyum sağlanabilmiş olması, geride güven veren dünya çapında klas bir kalecinin var oluşu, Fatih Akyelin kapasitesinin çok ama çok üzerinde oyunlar çıkarmış olması, Popescu nun  deneyimi ve ağırbaşlılığı, Bülentin hırçınlığı ve hırsı, Hakan Şükür ün boş kaleleri pas geçip ama çoğu yok pozisyonlardan kritik goller kazandırması, ama şunu bütün içtenliğimizle kabul etmemiz gerekirki  o büyük başarının altındaki en büyük neden orta alandaki Okan,Suat,Emre  faktörü olmuştur. Her üç oyuncuda neredeyse maç boyunca bitmek tükenmek bilmeyen bir efor ile akıl almaz bir pres yapıyorlardı. Öyleki hatırlayınız, Emre Belözoğlu pres yapmaklada kalmıyor rakibin ayaklarına yatarak topu söküyor, topu sökmeklede kalmıyor inanılmaz bir pas isabet oranı ile hücum hattına aktarma yapıyordu. Öyleki ligde bu şeytan üçgeninin bozulduğu maçlarda ya kazanamıyor ya berabere kalıyor  ama kazansak bile zorlanıyorduk takım olarak. Şeytan üçgeninin rol aldığı maçlarda  karşılaştığımız bazı takımlar prese presle karşılık verme gafletine düşüyor, kısa bir zaman içinde perişan oluyor motoru şanzımanı dağıtıyordu, Zira geride Bülentin saldırgan oyun tarzı Fatih Akyelin  seri müdaheleleri, Ergünün nefes tüketen bindirmeleri, Ümit Davala nın kendini fersah fersah aşan performansı, Hagi nin bir maestro gibi yerine göre bazen top saklayarak oyunu yavaşlatıp  soğutması,  bazende aniden oyunu hızlandırmaları, Arif in kendisinden beklenmeyecek derecede faydalı, şaşırtıcı driplingleri, Hakan Şükür ün hepimizin bildiği hücum presi, rakibin top yapabileceği bütün alanları Galatasaray lehine rezerve ediyordu..
O yıllarda yanlış anımsamıyorsam Almanya daki bir kamp esnasında ünlü teknik adam Otto Bariç artık dayanamamış ve alışılmış teamüllerin dışına çıkarak Fatih Terime bu pres kurgusunu nasıl işletebildiğini nasıl böylesine boğucu, sahanın her yerini kapsayan pres yapabildiklerini sormuştu.
Arkadaşlar bu başarının (4 yıl şampiyonluk 2 avrupa kupası) altında yatan sır kim ne derse desin başlı başına prese dayalı oyun kurgusu ve takım oyununun çok iyi icra edilebilmesidir. Bu meselenin irdelenmesi ve doğru tahlil edilebilmesi yalnız Galatasaray futbol takımı için değil tüm Türk futbolu için hayati önem taşımaktadır. Zira aynı dönemde aynı kadro milli takımında iskeletini oluşturmuş ve tarihimizde hiç olmayan başarıların altına imza atılmıştır. Ancak şöyle bir faktöründe göz önünde bulundurulması gerekirki,  turnuva boyunca milli takımımız hiçbir Avrupa takımıyla karşılaşmamıştır. Brezilya dışında kayda değer bir rakiple eşleşmeyen milli takımımız grupta Brezilyaya 2-1 yenildiği maçta Brezilyalıları gafil avlamış ve başa baş hatta maçın büyük bölümünde Brezilyadan daha atak, daha etkili top oynamıştır. Ancak çeyrek final müsabakasında Brezilya işi sıkı tutmuş, milli takımımızın perişan olduğu maçı Brezilya 10 sıfır kazanacakken Rüştü hazretlerinin gününde olması, birazda şans sayesinde 1-0 la paçayı yırtmış, bizim için  şerefli bir üçüncülük yolu açılmasına sevinmiştik. Bu nedenlere dayanarak 2002 dünya kupasını, Türk futbolunun, kaleci Rüştüyü evet ama kendi rüştünü ispat edebildiği bir dönüm noktası olarak kabul etmek oldukça şüphe ile karşılanması gereken bir durumdur…
1992 yılında İsveçte düzenlenen Avrupa futbol şampiyonasında  Yugoslavyanın iç savaş nedeni  ile UEFA tarafından elemine edilmesi ile kupaya dahil olan Danimarka, plajlardan topladığı futbolcular ile “nasıl olsa yoktan geldi kaybedecek bir şeyimiz yok” psikolojisinin etkimesi ile olsa gerek ama bir çok kişinin mutabık olduğu bir şey varki içinde generallerin olmadığı, sahanın her yerinde prese dayalı disiplinli bir takım oyunu sayesinde tüm rakiplerini dize getirerek sürpriz bir Avrupa şampiyonluğu yaşamıştı.
Nitekim İtalya da düzenlenen 1990 dünya kupası tam saha pres ve takım oyunu kavramlarının en çok tartışıldığı turnuvalardan biri olmuştur. Açılış maçında kupanın en büyük favorisi Arjantini 1-0 yenen Kamerun, turnuvanın en kaliteli takımlarından Romanyayı yenerek Sovyetler birliğine 4-0 yenilsede gruptan çıkarak ikinci turda dengesiz Higuita nın dingilliğinin bunda biraz payı olsada Kolombiya yı saf dışı bırakarak İngiltere ile çeyrek final müsabakası oynamayı başarmıştır. Kamerun un 1-0 öne geçerek sürükleyip götürmekte olduğu maçı İngilizler biri uzatma dakikalarında iki uyduruk penaltı ile kazanmayı başarmış, belkide finale kadar yürüyecek kapasitede oyun oynayan Kamerun un talihsiz bir şekilde elenmesini sağlamıştır. Ancak oynadığı oyun ile Kamerun  başta Napoli halkı olmak üzere bir çok futbol severin gönlünde taht kurmuştur ve oynanan oyun büyük ölçüde pres ve mütevazi oyuncularla yardımlaşmaya dayalı tam bir takım oyunu ve  agresif hücum hatlarına dayanan bir futboldu.   

H@run_73

  • Çırak
  • *
  • Kayıt Tarihi: Mar 2009
  • İleti: 56
  • Yaş: 44
  • Yer: istanbul
part 3: Yakın tarihimiz, Cassio Lincoln ve istikbalin koşulları.
« Yanıtla #2 : 13. Haziran 2009, 05:35:24 »
    Yakın bir zamanda İspanya milli takımı  ile oynadığımız maçlar sistemli bir futbol takımı ile sistemsiz, devşirme bir futbol takımı arasındaki farkı bütün çıplaklığı ile göstermektedir.  İspanyollar orta alana yerleştirdikleri 3-4 teknik oyuncu ile top kendilerinde iken nerede ise hiç koşmadan topu koşturuyor ayağa ve isabetli uzun, kısa, ara ve ters paslarla rakibin tüm pres gücünü kırıyor, top rakipte iken agresif bir pres yapıyorlar. Gerek klüp bazında gerek milli takım bazında bir türlü anlamadığım şey,  rakip takım oyuncuları top kazandıklarında hiç tereddütsüz adeta daha önceden belirlenmişçesine topu ne zaman nereye ve ne şekilde (hız yükseklik falso derinlik) atacaklarını gayet iyi biliyorlar. Böylelikle hatlar arasında kopukluk olmuyor ,oyunda devamlılık sağlanıyor. Rakip daha çok koşmak zorunda kalıyor,gol yemese bile tedirgin oluyor yalnız fiziksel olarak değil psikolojik olarak ta yoruluyor yıpranıyor. Bizim oyuncularımız ise hücuma çıkabilmek için herhangi bir sisteme dayalı varyasyonlar uygulamıyor gibi görünüyor. Sanki bütün atraksiyonlarımız spontane, anlık olarak gelişiyor. Çoğu zaman topu ayağına alan oyuncu topu nereye atacağını bilmiyor, şuursuzca rakip alana driplingler yapıyor veya uzun paslar yapıyor ve çoğu zaman bu paslar her halükarda rakip oyuncularda kalıyor. Hatta sizlerde  bir çok maçta şöyle bir enstantane mutlaka görmüşsünüzdür; oyuncu artık topu atacak yer bulamayınca çaresiz bir yandan topu sürüyor ellerini iki yana açarak -nereye atayım be kardeşim boşta adam yokki gibilerden bazı tripler yapıyor (Bülent korkmaz çok yapardı).
Bırakınız ispanya maçlarını Bosna milli takımı ile son oynadığımız maçta bile adamlar ayağa toplarla nasıl bizim oyuncularımızı top manyağı yapmışlardı bir anımsayınız.
Büyük sükse yaptığımız son Avrupa şampiyonasında grup maçında Portekiz in sistemli bir oyun ile nasıl oyuncularımızı müşkül durumlara düşürdüklerini de bir anımsayınız.
Bizim futbol oyununu defalarca uzun uzun çalışılmış ve artık kanıksanmış  adeta ezbere oynanan kompleks  bir sisteme bağlı olarak oynayamamamız oyunu yeterince hızlandıramamamızın yegane sebebidir. Özellikle belli bir kalitenin üzerindeki takımlarla bizim takımlarımız mukayese edildiğinde aramızda ne denli hız farkı olduğunu kolaylıkla gözlemlemek mümkündür. Bu yıl sütçü saraçoğlu stadında oynanan Arsenal - şikebahçe maçı iyi bir örnek olabilir. Zevkten dört köşe olduğumuz o maçta Arsenal ve şikebahçe arasındaki oynanan oyundaki hız farkı bariz bir şekilde görülebiliyordu. Çünkü sistem sisteme karşı oynamamaktadır 11 ayrı oyuncu rakip takım tarafından uygulanan sistematik varyasyonlarla mücadele etmeye çalışmakta ve elbette doğal olarak çok başarılı olamamaktadır. Sistematik bir oyun tarzımız olmayışının en büyük handikaplarından biride oldukça teknik ayağına ve topa hakim oyuncularımız olmasına rağmen pres yapan takımlara karşı hiçbir varlık gösteremiyor oluşumuzdur. Oyuncularımız yoğun pres altında anlık gelişmeler karşısında tamamen bireysel bir inisiyatif ile topu kazandıracak bir oyuncu bulamıyor yada topu kaçırabileceği boş bir alan bulamıyor, bu şekildeki top kayıpları takımın kendine güven ve moral motivasyonunu kolayca kaybetmesine neden oluyor.Çünkü bizim oyuncularımız oyun oynanırken yalnızca topun bulunduğu veya yakınındaki bölgeyi kullanıyor rakip defans bloğunun aralarına veya arkasına düşürülmeye çalışılan toplar ise belkide yeterince çalışılmadığı için olsa gerek genellikle rakip oyuncularda kalıyor ve karşı atağa dönüşüyor.Sahanın tamamını verimli olarak kullanabilen bir Türk takımı 2000 yılındaki Galatasaray dışında şimdiye kadar hiç görmedim. Kaliteli takımlar birkaç ters pas ile topu derhal pres yapılan alandan çıkartarak oyunu rakibi rahatsız edecek alanlara kaydırmakta yada topu yeniden oyun kurabilecekleri boş alanlara taşımaktadır. Bunu belli bir sisteme bağlı olarak yaptıkları için hiç zorlanmaksızın aynı şeyleri defalarca yaparak presle oynamakta ısrar eden takımları yormakta ve maçın ilerleyen bölümlerinde yorulmuş rakibi perişan etmektedir. Özellikle deplasmandaki İspanya maçında bu durumun ideal bir uygulamasını izledik.
Bu yıl takımımız Galatasaray ın kanaatimce şansa kazandığı (Sabri nin mucize golü)Bordeaux maçını bir anımsayınız adamlar nasıl 2-3 pasla tereyağından kıl çeker gibi rahatça golleri atıverdiler. Keza Hamburg maçı içinde geçerlidir bu durum. Hatta şampiyonlar ligi eleme turunda Steau Bükreş  ile oynadığımız maçlardada aynı sıkıntılı durum yaşanmıştır. Bizim takımımızda onların oyuncularından çok daha kaliteli oyuncular olmasına rağmen adamlar sistem sayesinde bizi yenebiliyorlar ne acı. Bizler gol atabilmek için bireysel yeteneklerin oyun gücüne gereksinim duyuyoruz. Onlar bir sisteme bağlı olarak oynadıkları için hiçbir kabiliyeti olmayan oyuncularla bile kolaylıkla gol yada goller bulabiliyorlar. Öteden beri, Tanju Çolaktan, Kosecki den, İlie den, Kubilay dan, Hakan Şükürden, Arda, Barosh, Lincoln,  takımda kim oynarsa oynasın oyun şablonumuz hep birinin yada birilerinin üzerine kuruludur. Tüm takımı kapsayan, yönlendiren, komplike bir sistem yoktur açıkçası.
Bir istisna var ise eğer, uzun yıllar bir arada oynamanın yarattığı alışkanlıkla 2000 yılındaki takım, yalnız bireysel yeteneklere değil uzun yıllar sonunda aslında kendiliğinden oluşan bir sisteme dayalıydı ve elde edilen başarı, bireysel olarak oyuncuların kalitesinden çok daha fazla sisteme dayanmaktaydı. Nitekim o oyuncuların büyük bir kısmı çeşitli Avrupa Klüpleri tarafından transfer edilmiş ancak hiç biri başarılı olamamıştır. Hatta diyebilirimki transferleri, Emre Belözoğlu da dahil bu oyuncuları transfer eden klüpler için tam bir fiyasko olmuştur.  Gittikleri takımlarda en çok tutunabilmeyi başarabilmiş olanlara da bir bakınız, takımları lehine kaç tane maç kurtarmışlardır? Bunun bir bilançosunu çıkarmak gerekir. Oysa Galatasaray da Lincoln adında bir oyuncu, bir takımın yarım sezon boyunca (ligin ilk yarısı)nerede ise tüm maçlarında kilit rol oynamış, bir çok maçı üç puana bağlayan adam olmuştur. Ancak yine yaranamamış, yine yaranamamıştır. Arkadaşlar siz ne istiyorsunuz yahu? Sizin istediğiniz şeyi Real Madridin  131 milyon $ ödeyerek transfer ettiği yılın futbolcusu apoletli Cristiano Ronaldo da yapamaz, Messi de yapamaz Ribery zaten yapamamıştı. Mümkünmüdür ki, bir oyuncu bir takımın bütün bir lig boyunca hem Avrupa arenasında hem liginde tüm maçlarını koparıp alsın? Bu resmen bir saçmalıktır. Ligin üç maçını Lincoln kopardıysa  üçünüde Kewell üçünüde Barosh üçünüde Arda üçünüde Mehmet Topal üçünüde De Santis üçünüde Servet üçünüde taktik bir mucize yapsın teknik direktör kurtarsın. Üçünüde rakip kötü oynasında biz öyle kazanalım. Ne bileyim on maçıda takım halinde iyi oynayıp takım halinde kazanalım.
Gerçek problemin ne olduğu tespit edilmedikçe çözüme ulaşmak mümkün değildir. Galatasaray gibi bir takım taraftarı, bir kere çıta en üste taşınmışken artık daha azına razı olmaz olamaz. Ancak 2000 yılındaki başarıdan sonra taraftar camiası içinde neyin ne olduğu etraflıca tartışılmamıştır kanaatindeyim. Takımın gidişatına ilişkin eleştiri yalnızca Galatasaray misyonunu  medyada ipotek altına almış köşe yazarları ve yorumculara ait olmamalı. Galatasaray camiasında çok iyi organize olabilen çok sayıda taraftar grubu bulunmaktadır. Bu taraftar grupları arasında fikir üretebilen, bir çok soruna çözüm üretebilecek, önerilerde bulunabilecek çok sayıda entellektüel birikimi, kapasitesi olan kişiler olduğundan eminim. Ancak problemlere ilişkin tartışmalar hep medya şakşakçılarının şekillendirdiği perspektifte tartışılırsa gerçekçilikten uzaklaşılır, yalnızca dar kalıplardaki sloganlar ve tezahürattan öteye anlam taşımayan, çözüm üretmeyen  bir kısır döngünün içine düşeriz, şimdiye kadar hep olduğu gibi.   

H@run_73

  • Çırak
  • *
  • Kayıt Tarihi: Mar 2009
  • İleti: 56
  • Yaş: 44
  • Yer: istanbul
part 4: Yakın tarihimiz, Cassio Lincoln ve istikbalin koşulları.
« Yanıtla #3 : 13. Haziran 2009, 05:36:57 »
    Galatasarayın başarının zirvesine çıktığı  süreci anlatan Mehmet Ali Birandın sunumuyla izlediğimiz belgeseli  izlemeyenler varsa mutlaka izlemelidir. Gerçektende bir avuç inatçı, dediğim dedik çaldığım düdük diyen kendilerini liseli, diğerlerini alaylı olarak tanımlama küstahlığını da esirgemeyen, bencil kendini beğenmiş ve Galatasaray’ı tapulu malı gibi gören ve hep kendi güdümünde kalmasını isteyen kişi ve kişilerin kendi saltanatlarını klüp yönetiminde meşru kılabilmek için gerekirse klübün hem sportif hemde idari olarak perişan olması pahasına ne tür entrikalara tenezzül ettiklerini ve klübün gelişmesini büyümesini nasıl ve hangi yöntemlerle engellediklerini hiçbir belgesel anlatmaz elbette,  ancak o belgeselde bizzat 90’lı dönemlerde  Klüpte yöneticilik yapmış kişiler gerçektende Klübün bakkal dükkanı işletilir gibi idare edilmekte olduğuna ilişkin önemli ip uçları vermektedir. Profesyonelleşme konusunda son yıllarda atılan adımları ilgiyle takip ediyor seviniyor ve destekliyoruz. Ancak neyin ne olduğunu ne olmadığını anlamaya çalışmaktan ve anladıklarımızı ifade etmekten geri duracak değiliz.
Malum takımın başkanı Aziz Yıldırım Galatasarayın UEFA başarısına tesadüf derken ne kendi takımının taraftarları nede Galatasaray taraftarları çoğunlukla ne anlatılmaya çalışıldığını anlamamış anlayamamıştır. Anlayanların önemli bir kısmıda ne yazıkki anlamamazlıktan gelerek birbirine sövmeyi tercih etmektedir. Ben o malum zatı malum Klübün başkanı olması nedeniyle sempatik bulmayabilirim, sevmeyebilirim, hatta kişisel bir tercih olarak nefret edebilirim. Ancak hakikat kim tarafından ifade edilirse edilsin gerçek her zaman gerçektir. İsmini fazla zikretmek istemediğim o malum şahıs Galatasarayın  UEFA  başarısının sportif olarak bir tesadüf olduğunu iddia etmemiştir. Bilakis oda herkes gibi sonuna kadar hak ederek bu kupanın alınmış olduğunu inkar etmemektedir. Ancak bu başarının sistemli bir çalışmanın ürünü olarak hedeflenen bir sonuç olmadığını, beklenmedik bir şekilde bunun gerçekleştiğini ifade etmekte ve % 100 doğru söylemektedir. Yukarıda bahsettiğim belgeseli baştan sona izlediğinizde bunun doğru olduğunu  Manchester mucizesi ile başlayan sürecin bizzat kendi idarecilerimiz tarafından bile istenen arzu edilen hayal edilerek hedeflenen ama beklenmedik bir durum olarak algılandığını görebilirsiniz. Bu yıl şampiyonlar liginde mücadele edecek olan Sivasspor tıpkı Euro 2004 futbol şampiyonasında futbol adına çok çirkin bir oyun taktiği ile nerede ise top oynamadan sadece mücadele ederek ve boğuşarak kupayı kazanan Yunanistan gibi mucizevi şekilde şampiyonlar ligi şampiyonu olsa, şampiyonlar ligi şampiyonluğunun Sivasspor için öteden beri planlanan sistemli bir çalışmanın ürünü olduğuna ikna olurmusunuz? Bizim övünç verici gurur duymamızı sağlayan şey ise biz, UEFA şampiyonu olurken çirkin ve sevimsiz bir taktik anlayışla değil, saldırgan, agresif skor olarak  öndeyken bile golü kovalayan bir takımla kupayı kazandık ve finale kadar rakiplerimizin tümünü eze eze eledik ve finalde Arsenal gibi bir yıldızlar topluğu takım ile kafa kafaya top oynadık. İçimizde hiçbir ukde kalmadan doya doya sevindik. Bu gün bile bununla övünmeye hakkımız var. Kupayı aldığımız günlerde televizyon programlarından  birindeki  bir mülakatta Rıdvan Dilmen bu başarının sıcağı sıcağına kolayca anlaşılabilecek bir şey olmadığını, bir daha  belkide 50 yıl Türkiyeye bir klübün böyle bir kupa getirmeye gücünün yetmeyeceğini ifade etmişti. Real madrid karşısında kazanılan süper kupa ise gerçek şuki gününde olmayan bir real madrid ve şeytani bir jardel  klasiği olmuştur. Elbetteki çok büyük bir başarıdır, ancak çok kötü bir gününde yakalanan Real’i UEFA kupasını kazanacak kudreti ve kararlılığı ve hırsı taşıyan 2000 ruhu dediğimiz o ruhu taşıyan takım olsaydı hem paçavraya çevirir hemde en azından 3-4 gol sığdırırdı o maça. Düşüşün hatta çöküşün sinyalleri o yıl Lucesku yönetimindeki Galatasaray da bütün çıplaklığıyla görülebilmektedir.
Kazanmış olduğumuz iki büyük kupa, camiamızın ve taraftar kitlemizin büyüklüğü ile eşdeğer olmuş, bu büyük  başarı büyük taraftarımız tarafından kolaylıkla hazmedilmiş benimsenmiştir. Yönetiminde artık bu büyük başarıya paralel bir performans göstereceğini ve idari olarak gelişeceğini profesyonelleşeceğini endüstrileşmiş bir kurumun gereksinimlerini yerine getirebilecek düzenlemelerle bu büyük başarıyı bir fırsat haline getirerek artık daha yüksek hedeflere veya en azından kazanılmış olan irtifanın korunmasını sağlayacak mekanizmaları işleteceğine inanarak öyle olacağını varsayarak  hepimiz umutlanmıştık. Peki sonuç ne oldu??? UEFA kupası ve süper kupa apoletli forma taraftarın üzerine cuk diye oturdu.. Ancak Galatasaray yönetimine 3-5 beden büyük geldi. Hem kendilerini hem Klübü rezil rüsva ettiler. Bu öyle bir şeydi ki, maçları izlemeye gittiğimiz lokalde aşırı fanatik şikebahçe, Şiketaş taraftarı arkadaşlarımız bile maçları bizlerle birlikte izlemekle kalmıyor attığımız her golde en az bizler kadar seviniyor kendilerini kaybediyorlardı. Arabasının kaputuna Galatasaray bayrağı bağlayıp şehir turuna çıkan fanatik bir şikebahçeli düşünebiliyormusunuz? 
Tarihte görülmemiş böylesine bir başarıyı  paraya, kazanca dönüştüremeyen basiretsiz beceriksiz kabiliyetsiz bir Klüp yönetimi…
Aziz Yıldırımın anlatmak istediği şeylerden biride budur işte. Hazırlıksız yakalanmaktır bu durum.Hiç beklenmedik bir şey olduğu için bir eylem planı yapılmamıştı. Eminim bir çok yönetici Arsenalin bir şekilde kupayı Galatasaray’a vermeyeceğinden adı gibi emindi. Böyle bir psikolojiden nasıl bir eylem planı beklenebilirki? Faruk Süren skandalından sonra akabinde Özhan Canaydın ve saz arkadaşlarının nasıl bir zihniyet içinde olduklarının en büyük göstergesi, Fatih Terimi yeniden teknik kadronun başına getirdiğinde yaşanan  fiyaskodur. Galatasaray da başkanlık seçimi  arifesindeki  bu süreçte, taraftara ve tribünlere oynayarak  dünya çapında  üç yıldız, gönüllerin teknik direktörü  gibi sloganlarla seçimi kazanmış, çok uygunsuz bir üslupla Luceskunun işine son vererek Terimi takımın başına getirmiştir. Rui Kosta, Nuno Gomez gibi isimler terimin transfer  listesinde iken ve terime listesinde bulunan oyuncuların yada en az onlara eşdeğer oyuncuların alınacağı vaad edilirken, üç dünya çapında yıldız sözü ile galeyana gelen taraftar basında zikredilen  Postiga, Almeida, Quaresma  gibi isimlerle heveslenmiş ve teriminde gelmesiyle müthiş bir takım kurulacak beklentisi içine girmişti. Ancak yönetim tarafından ne terime nede taraftara verilen sözler tutulmamış, Galatasarayın ve Terimin yıkımını başlatan sürece saçma sapan tranferlerle start verilmişti. Abel Xavier, Fabio Pinto, Ali Lukunku adında futbolcu olduğu fevkalade şüpheli daha çok yüz metre koşucusu (ama topsuz koşarsa) Mohammed Sarr, Christian Dancea, Sergio Almaguer, Joao Batista, Hagi nin yerini dolduracak vaadiyle transfer edilen Jorge Felipe, bunların içinde en çok sinir bozucu olan Haim Revivo ve Elvir Baliç transferleri , Klodian Duro,  Dionisio Wagneau, Eloi ,pili bitmiş kıçını kaldiramayan Frank De Boer, Gabriel Tamas, Ovidiu Petre, Daniel Tözser, Florin Bratu, Cesar Prates, Alioum Saidou, Flavio Conceiçao,  Franck Ribery,  Rigobery Song ,gibi transferler yapıldı. Bunların içinden biraz Song birazda  Frank Ribery de isabet sağlandı onuda ne elde tutup oynatabildiler nede satıp para kazanabildiler. Yukarıda saydığım oyuncuların tümü bilgimiz dışında bir yerlerden para alındıysa onu bilemem ancak medyadan izlediğim kadarı ile bir çoğuna bırakın satışından para kazanmayı tazminat bile ödenerek takımdan uzaklaştırıldılar. Bu oyunculara ödenen toplam para ile “gerçektende dünya çapında”  3 değil  5-6 tane çok ama çok kaliteli oyuncular takıma kazandırılabilirdi ne Fatih Terim madara olurdu ne bizler saç baş yolardık. 

H@run_73

  • Çırak
  • *
  • Kayıt Tarihi: Mar 2009
  • İleti: 56
  • Yaş: 44
  • Yer: istanbul
part 5: Yakın tarihimiz, Cassio Lincoln ve istikbalin koşulları.
« Yanıtla #4 : 13. Haziran 2009, 05:38:08 »
    Basında çoğu zaman işte efendim Özhan bey falanca bankanın filanca belgesine şahsi imzasını attı, kendi taşınmazlarını ipotek ederek Klübe kredi sağladı  Klübü iflastan kurtardı falan felan gibi şeyleri çoğumuz okumuşuzdur. Bu nasıl bir açmaz? Ne tür bir demagoji bu böyle? Basiretsiz, beceriksiz yöneticilikle  klübü on milyonlarca dolar zarara uğratmış zaten borç sarmalında olan Klübü tam bir batağa sürüklemiştir Canaydın ve saz arkadaşları. Herhalde iflasa düşmesine de göz yumsaydı  en başta o Galatasarayı güya hepimizden çok seven malum zümre tarafından linç edilirdi dİye düşünüyorum.
Şayet Galatasaraya bir takım hizmetlerde de bulunmuşsa, oraya zaten hizmette bulunmak için gelmiştir, yani zaten talip olduğu şeyi yani görevini yapmıştır, bunun için ayriyeten övgüye gerek yok. Bizi kepaze etmesine karşılık ona teşekkür edecek değiliz herhalde.Yergi ve kınama meselesine gelince, bir başkan, bir teknik direktör kısaca idareciler elbette transferde vesairede hata yapabilirler. Bir oyuncunun bir takımda başarılı olabilmesi oldukça karmaşık bir meseledir. Yapılan transferin % 20 hatta istisnai durumlarda % 30’u başarısız olabilir, fakat 30’a yakın yabancı transferin tamamının fiyasko olması profesyonel Klüplerde anlaşılabilir, kabul edilebilir,sineye çekilebilir, yenir yutulur bir şey değildir. İpotek evraklarının altına şahsi imzalarını koymuş olması kusurlarını, kabahatini hiçbir şekilde telafi etmez edemez. Galatasarayın hiçbir gayri menkulu olmasa idi acaba yinede o imzaları atarmıydı oda ayrı bir konu.
 
Sonuç olarak bu yazıyı yazmamdaki neden transferle ilgili olan gelişmelerdir. Yöneticiler öteden beri çok hileli bir aptal oyunu oynuyor. Belki birilerini tatmin ediyorlar ancak kaybeden Klüp  oluyor. Ülke olarak futbolda istenen düzey yakalanamıyor. Sonuçta Galatasaray Türkiye nin en elit klübüdür. Başarısızlığın fatura edilmesi gereken biri, birileri lazım. Fatih Terim,Hagi (teknik direktör olarak) Gerets,Feldkamp,Skibbe,Bülent Korkmaz veya oyuncular.
Peki ama diyelimki Lincoln oynamadı yada oynatılamadı. Acaba bütün kabahat kendisindemi? Onun verimli olmasını engelleyen nedenleri çözümlemeyen, oyuncusunu motive edemeyen, takımda istikrarsızlığın önüne geçemeyen yöneticilerin hiç kabahati yokmu???Efendim neymiş Lincoln antrenmana kayınbiraderini ve brezilyadan bir arkadaşını getirmiş ne olmuş yani getirmişse? Bunun için hemde kritik bir derbi öncesinde hiç oyuncu kadro dışı bırakılırmı?Ama tamamen gizli taktik bir antrenman olur o zaman söz konusu kişileri tesiste uygun bir yerde ağırlarsın olur biter.
Bu  gün Lincoln’ü gönder, yarın Barosh’u gönder öbür gün bir başkasını gönder. Yerine gelenler bizi ihyamı ediyorlar? Her şey düzeliyor, bütün sorunlar ortadan kalkıyormu??? Hayır sevgili dostlarım. Sorunlar olduğu gibi duruyor, biz sorunların kendisi ile değil sorunların sebep olduğu sonuçlar ile ilgileniyoruz. Sorunlara sebep olan faktörleri değil sorunları görmemizi sağlayan, sorunu görünür yapan yani aslında doğru bir okuma yapılabilse lehimize olan faktörleri  yok ediyoruz veya değiştiriyoruz  ve sorunlar bir anda görünmez oluyor taki bir başka yerden bir başka şekilde patlak verene kadar.
Transfer demek takımı güçlendirmek takviye yapmak demektir. Aslında  bu gün Lincoln gönderilirde yerine örneğin Deco alınırsa ben bundan hiçbir şekilde tatmin olmam. Çünkü biliyorumki Lincoln gibi bir futbolcunun yerine kim alınırsa alınsın ondan daha çok iş yapmayacak. Bütün bir sezonun maçlarını tek başına kazanmayacak. Bazen resital verecek, belki zaman zaman sorunları olacak, bazen dinlenecek bazen hasta olacak, bazen her şey iyi olacak ama hani halı sahalarda top oynarken tıpkı bizlere olduğu gibi o gün hiçbir neden olmaksızın top oynamak içinden gelmeyecek,  her ne kadar ben profesyonelim aslanım kaplanım şöyleyim böyleyim desede içinden gelmeyecek, o gün vasatın altında kalacak, bazen tek bir hareketle maç kurtaracak.
Arkadaşlar: Lincoln bunları yapıyor zaten
Onun yerine değil Deco ,Messi bile gelse ben yinede tatmin olmam. Peki neden? Çünkü transferin amacı takımı güçlendirmektir, iyi bir futbolcun vardır, bir tane daha iyi futbolcu alırsın, artık iki tane iyi futbolcun dolayısı ile daha güçlü bir takımın vardır. Yani her yıl mevcut takımı bozmadan üstüne bir şeyler koyarsın, yeni bir güç katarsın.
Sezonun ortasında oyuncu satıp (Fernando Meira) onun parasıyla transfer taksiti ödeyip, sonra sıkışınca orta saha veya kanat oynayan adama stoper oynatırsan, başarısız olunca faturayı alakasız adamlara kesmezsin.
Çok sıkışıp taraftar baskısından bunalınca, durumu kurtarmak için teknik adam gönderip  bu işi kotaramayacağını bile bile Bülent Korkmaz gibi bir adamı (iyi bir Galatasaraylı) takımın başına koyup harcamazsın. Yerine daha iyisini koyamayacaksan elindeki taşlarla oynamazsın…  Erdemli yöneticilik böyle olur.
Basından okuduklarımız doğru ise Rijkaard tüm futbolcular için beyaz bir sayfadan bahsediyor. Lincoln takımdan ayrılmak istemediğini belirten açıklamalar yapıyor. Biz ülke insanları olarak darbelerin, askerin, polisin gölgesinde hep totaliter, baskıcı, şekilci bir yönetim biçiminin bize kazandırmış olduğu pratikler ve refleksler ile, disiplin denen kavramı nedense hep yanlış yorumluyoruz. Birine bir şey yaptırmak istiyorsan ama sadece yaptırmak; onu tehdit edebilirsin. Dövmekle, kızmakla, ne bileyim parasını ödememekle yada eksik odemekle, onu sevmemekle, istememekle onu tehdit edebilecek yıldıracak sayısız yöntem bulabilirsin. Ancak bütün bunların sonucunda o, mecbur kalırsa eğer istenilen seyi, şeyleri yapacaktır. Ancak gönülsüzce yapacaktır. Burada tam anlamıyla pozitif bir sinerjiden ve motivasyondan bahis edilemez. Öte yandan birde ikna etmek denen bir yöntem vardır. Kişi ikna olduğunda yapılması istenen şeyi kendi iradesi dahilinde, ama kusursuza yakın yapacaktır.En azından çabalayacaktır. Ancak gerçek şuki, kişi bir şeyi, herhangi bir şeyi, her zaman ama istisnasız her zaman yapmak istemez, yapamaz. Form denilen şey zaten budur. Liglere, kupalara ipotek koyan her bir takımın kadrosuna bakınız.Biri formda değilse öbürü, öbürüde değilse öbürü mutlaka formdadır. Bazen hiç birinin formda olmadığıda olur. İşte o gün şanslı değillerse maçı kaybedebilirler. Ancak iki tarafın oynadığı bir maçı taraflardan biri mutlaka kaybetmelidir (beraberlik büyük takımlar için bir kayıptır.)Biz önde bitirdiğimiz her maçı kazandığımızı düşünürüz, ancak bizim kazandığımız kadar rakip takımda kaybetmiştir.
Ne yapmış Lincoln??? Kızmış bavullarını toplayıp ülkesine gitmiş. Ne kadar para ile cezalandırıldığını biliyormusunuz??? Yada ne hissettiğini? Oyuncuların bir robotmu olduğunu düşünüyorsunuz? Parayı aldılar,şahsiyet karakter iptal, artık her şeye boyun eğmeli, herkese itaat etmeliler öylemi??? Siz hiç patronunuza kızıp işe gitmemezlik yapmadınızmı ? Eşinize, hanım arkadaşınıza, arkadaşınıza kızıp kapıyı çarpıp gitmedinizmi??? Ve sonra geri dönmedinizmi? geriye dönmeniz istenmedimi sizden? Nedir bu intikam duygusu? Bir çok maçta bu formayı terletmiş, ne amaçla olursa olsun bu formanın onuru için mücadele etmiş bir oyuncuya kinmi tutuyorsunuz???Yoksa Porsche,Lamborghini arabalara bindikleri, villada oturdukları için onların daha az hatta hiç acı çekmediğinimi sanıyorsunuz? Tıpkı bizler gibi bazen çileden çıkıp her şeyi yakıp yıkmak istemediklerinimi düşünüyorsunuz??? Sakın  başkalarına karşı duyduğunuz kin ve nefret, tuttuğunuz takımın bir oyuncusunda tezahür ediyor olmasın???...
Galatasaray futbol takımı 2008-2009 sezonunda başarısız oldu. Futbolcuları kötü olduğu için değil. Bir çok mevkide sakatlık ve formsuzluklara karşı yeterince alternatif olmadığı için. Mevcutlar korunarak  bazı mevkilerde takımı güçlendirmek şart. Benim kendi şahsi kanım, Galatasaray’ı ne zaman transfer yapmış sayarım? Önce satılan Fernando Meira nın yerine bir yabancı oyuncu alınır,ondan sonra takıma katılacak oyuncuları bir kazanç sayabiliriz. Lincoln illede gönderilecekse bir Deco ile bu iş olmaz. Lincoln gider, en az onun ayarında iki yabancı oyuncu alırsınız, o zaman takımı güçlendirdik takviye yaptık diyebilirsiniz,bizde sizi alkışlarız.
Son olarak birkaç satır Rijkaard la ilgili olacak. Haldun Üstünel  çok enteresan bir grafik çiziyor. Yaptığı işleri çok taktir ediyor alkışlıyorum. Ancak bir şeyi çok ama çok yadırgadığımı belirtmek istiyorum.
Bir adam düşünün, helva yapmak istiyor. Çarşıdan irmik, şeker ve süt alıyor.Alışverişini tamamladıktan sonra, bu adamın, sanki helvayı yapmışçasına sevinip henüz olmamış bir şey için mutlu olması bana çok ilginç ve tuhaf geliyor. Belkide helva yanacak, belki dibi tutacak, belkide hiç güzel olmayacak. Biz bu filmi daha önce çok izledik ama haydi hayırlısı.
Rijkaard’ı ve birkaç futbolcuyu yada her ne ise yada nasılsa, transfer  etmek, edebilmiş olmak, bir başarı değildir. Başarı, bu transfer edilen  oyuncu ve teknik adamla birlikte tüm takımı başarıya götürebilecek bir sistemi inşa etmek ve işletebilmektir. Bu arada inşa etmek demişken, stadyumu faaliyete geçirilmiş bir Galatasaray Avrupanın çeşitli yerlerinde Kafkasya, Ortadoğu ve Türkiyede ki milyonlarca taraftarı ile artık bir Chelsea, Manchester United, Arsenal ,Milan,Real Madrid,Bayern Münih  gibi takımlarla aynı kategoride anılmalı ve düşünülmelidir. Bu Klübün bunun bilincinde bir yönetim anlayışı ile idare edilmesi ve gerekli organizasyonların şimdiden yapılması zorunludur. Cesur girişimler ve hamleler yapılmalıdır. Avrupada pek az takım hangi şehirde müsabaka oynarsa oynasın tribünlere maçın önemine göre Onbin en az beşbin kişi toplamaya muktedir olabilir. Profesyonel ve akıllıca bir yönetim tarzı uygulanabilirse Galatasarayımızın Avrupanın bir çırpıda sayılan ilk on Avrupa Klübü içine dahil olabilmesi hiçte uzak bir ihtimal gibi görünmüyor . Şimdi top yönetimde…
   

FatihKuL

  • Usta
  • ***
  • Kayıt Tarihi: Haz 2009
  • İleti: 771
  • Yaş: 32
  • Yer: ankara
Ynt: Yakın tarihimiz, Cassio Lincoln ve istikbalin koşulları.
« Yanıtla #5 : 14. Haziran 2009, 13:22:24 »
abi emeğine sağlıkta burdan kitap çıkar :) bi kendimi zorlayım...

tuthenstein

  • Mühendis
  • ****
  • Kayıt Tarihi: Ara 2008
  • İleti: 1636
  • Yaş: 31
  • Yer: ankara
Ynt: Yakın tarihimiz, Cassio Lincoln ve istikbalin koşulları.
« Yanıtla #6 : 14. Haziran 2009, 14:50:04 »
yazı okumayı severimde lincoln için kasamayacağım kendimi özetleyecek varmı :D

LikesCimbom

  • Başarılar gelir geçer, asaletin bize yeter ..
  • Mühendis
  • ****
  • Kayıt Tarihi: Ara 2008
  • İleti: 1312
  • Yaş: 112
  • Yer: İstanbul
  • SEMİH KAYA !! ..Bekliyoruz Aslanım...
Ynt: Yakın tarihimiz, Cassio Lincoln ve istikbalin koşulları.
« Yanıtla #7 : 14. Haziran 2009, 15:03:38 »
yazı okumayı severimde lincoln için kasamayacağım kendimi özetleyecek varmı :D

 aynen öyle, renkdaş sağolasın güzel yazmış biraz okudum da lincoln için hiç kasamam biri özetlerse çok iyi olur ;D
Bir zamanlar  Ali Sami Yen;

http://www.youtube.com/watch?v=fxJoUcxYBjo

H@run_73

  • Çırak
  • *
  • Kayıt Tarihi: Mar 2009
  • İleti: 56
  • Yaş: 44
  • Yer: istanbul
Ynt: Yakın tarihimiz, Cassio Lincoln ve istikbalin koşulları.
« Yanıtla #8 : 15. Haziran 2009, 03:03:34 »
aynen öyle, renkdaş sağolasın güzel yazmış biraz okudum da lincoln için hiç kasamam biri özetlerse çok iyi olur ;D
Babalar, gelin sizinle biraz akıl oyunu oynayalım.Bu yazı Lincoln için değilde kimin için yazılsaydı okurdunuz? Veya sizin deyiminizle kasardınız? Sorduğum sorunun detaylarında bir kinaye aramayınız. Gayet samimiyetle ve ciddi olarak soruyorum,bana Galatasaray takımından bir veya birkaç oyuncu ismi verirmisiniz?

tuthenstein

  • Mühendis
  • ****
  • Kayıt Tarihi: Ara 2008
  • İleti: 1636
  • Yaş: 31
  • Yer: ankara
Ynt: Yakın tarihimiz, Cassio Lincoln ve istikbalin koşulları.
« Yanıtla #9 : 15. Haziran 2009, 03:10:17 »
lincoln dışında Galatasaray tarihi, eski futbolcular, günümüzde takıma 4 sayfalık bir katkısı olmuş oyuncular, genç oyuncular, yöneticiler, taraftarlarla ilgili yazı vsvsvsvs

kısaca okumaycaklarımı soyleyım : lincoln,sabri,ayhan (belki ayhan ve sabriyi bile oklurum) ama lincoln 4 sayfa anlatılacak kadar kafa yormuyor galatasaraya.. şiş kebap dolar iki top bir öpücük bu kadar bu adam..

emeğe saygı duyuyorum ama benim fikirlerimde bunlar..

LikesCimbom

  • Başarılar gelir geçer, asaletin bize yeter ..
  • Mühendis
  • ****
  • Kayıt Tarihi: Ara 2008
  • İleti: 1312
  • Yaş: 112
  • Yer: İstanbul
  • SEMİH KAYA !! ..Bekliyoruz Aslanım...
Ynt: Yakın tarihimiz, Cassio Lincoln ve istikbalin koşulları.
« Yanıtla #10 : 16. Haziran 2009, 23:37:02 »
Babalar, gelin sizinle biraz akıl oyunu oynayalım.Bu yazı Lincoln için değilde kimin için yazılsaydı okurdunuz? Veya sizin deyiminizle kasardınız? Sorduğum sorunun detaylarında bir kinaye aramayınız. Gayet samimiyetle ve ciddi olarak soruyorum,bana Galatasaray takımından bir veya birkaç oyuncu ismi verirmisiniz?

 hakikaten "Galatasaray" için "olan" birinin kitabını da okurum. ama bu şahsiyetin hakkında en ufak bir zorlama, uğraşım bana koyuyor ve ilgilenmek istemiyorum.. anlatabildim mi?
Bir zamanlar  Ali Sami Yen;

http://www.youtube.com/watch?v=fxJoUcxYBjo

H@run_73

  • Çırak
  • *
  • Kayıt Tarihi: Mar 2009
  • İleti: 56
  • Yaş: 44
  • Yer: istanbul
Ynt: Yakın tarihimiz, Cassio Lincoln ve istikbalin koşulları.
« Yanıtla #11 : 17. Haziran 2009, 03:19:52 »

 hakikaten "Galatasaray" için "olan" birinin kitabını da okurum. ama bu şahsiyetin hakkında en ufak bir zorlama, uğraşım bana koyuyor ve ilgilenmek istemiyorum.. anlatabildim mi?
Tamam dostum anladım,relax. :sabirsiz: Sen sevme Lincoln'ü. Umarım kalır,kalır ve kendisi hakkında bu kadar negatif düşünenlerinde kalbini kazanır başka ne diyelim..

H@run_73

  • Çırak
  • *
  • Kayıt Tarihi: Mar 2009
  • İleti: 56
  • Yaş: 44
  • Yer: istanbul
Ynt: Yakın tarihimiz, Cassio Lincoln ve istikbalin koşulları.
« Yanıtla #12 : 17. Haziran 2009, 03:42:28 »
lincoln dışında Galatasaray tarihi, eski futbolcular, günümüzde takıma 4 sayfalık bir katkısı olmuş oyuncular, genç oyuncular, yöneticiler, taraftarlarla ilgili yazı vsvsvsvs

kısaca okumaycaklarımı soyleyım : lincoln,sabri,ayhan (belki ayhan ve sabriyi bile oklurum) ama lincoln 4 sayfa anlatılacak kadar kafa yormuyor galatasaraya.. şiş kebap dolar iki top bir öpücük bu kadar bu adam..

emeğe saygı duyuyorum ama benim fikirlerimde bunlar..

Keşke birkaç isim verseydiniz iyi olurdu.. En azından bu kadar sevilmeyen bir oyuncunun yaptıkları veya yapmadıkları yada yapamadıkları ile mukayese ederdik.Kewell,Arda ve nispeten Barosh biraz göz dolduruyormuş gibi görünsede benim kanaatim bu yıl oyuncuların hiç biri arzu edilen performansı gerçekleştiremedi. Benim itirazım Lincoln'ün ayrıcalıklı muameleye tabi tutularak sanki takımın bu yıl yaşattığı hüsran tablosunun tek sorumlusuymuş gibi gösterilmeye çalışılmasına. Başarısızlığı birey yada bireylere indirgeyerek sadece hedef saptırıyor gerçek problemi gözden kaçırıyoruz diye düşünüyorum. Bu kadar uzun bir yazı yazmamdaki yegane amaç, gerçek problemin ne olduğuna ilişkin mütevazi bir tespit yapabilmekti. Katılanlar olabilir, elbette katılmayanlarda olacaktır. Sizin görüşlerinizede elbette saygı duymak durumundayım. 

Fuat Hamit

  • Çırak
  • *
  • Kayıt Tarihi: Ksm 2008
  • İleti: 101
  • Yaş: 24
  • Yer: Istanbul - Kadıköy
  • BBAL
Ynt: Yakın tarihimiz, Cassio Lincoln ve istikbalin koşulları.
« Yanıtla #13 : 28. Haziran 2009, 03:28:20 »
bence bu yıl arda ve ayhan istenen performansı verdi
Atkıları Sarı Kırmızı

Galatasaray tek sevdası <3

murat baba

  • Usta
  • ***
  • Kayıt Tarihi: Haz 2008
  • İleti: 926
  • Yaş: 39
  • Yer: bruksel
  • turkiyenin gururu tek buyuk
Ynt: Yakın tarihimiz, Cassio Lincoln ve istikbalin koşulları.
« Yanıtla #14 : 06. Temmuz 2009, 15:09:06 »
gule gule lincoln

Murat Temur

  • Editör
  • Mimar Sinan
  • *
  • Kayıt Tarihi: Ara 2008
  • İleti: 6264
  • Yaş: 37
  • Yer: İstanbul
Ynt: Yakın tarihimiz, Cassio Lincoln ve istikbalin koşulları.
« Yanıtla #15 : 06. Temmuz 2009, 15:35:02 »
     Yazı Lincoln'ü temel alarak Galatasaray'ın son yıllarda yaşadığı kötü yönetimlere ve hatta Türk futbolundaki sistemsizliğe eleştiri getiriyor. Özellikle benim birçok defa belirttiğim Galatasaray Liseli olma sıfatının bazıları tarafından nasıl kişisel hırslarına kurban edildiğinide.
     Bende o belgeselde geçen bazı cümlelere oldukça takıktım ve arkadaşımız benim takıldığım yerlere oldukça önemli açıklamalar getirmiş. Misal o belgeselde şunu görmüştüm Galatasaray yöneticilerinin hemen hemen hiçbiri takımın UEFA kupasını kazanacağına inanmamış. Zaten Taksim'deki kutlamalardaki kötü organizasyon bunu gösteriyor.O yıl ürün satışlarından kazandığımız para ortada. Ve asıl önemlisi Mehmet Cansun'un Süper kupa maçı ile ilgili maç öncesi aklındakileri anlattığı bölüm. Demiştiki Cansun, Real Madrid bu kupayı daha önce kazanamamış ve bende şansımızı sıfır görüyordum. Bu açıklama bile oyuncular haricinde onlara güvenen kimse yokmuş Galatasaray Kulübünde.
     Gelelim yöneticilerin yaptıkları bariz hatalar sonucu kulübü borca batırmaları ve yaptıkları kredi anlaşmalarına "şahsi" kefaletlerini vermeleri. Canaydın dönemi bir tasarruf dönemi değil tam aksine bir har vurup harman savurma dönemiydi. Ki özellikle dünyadaki ekonomik konjüktürden yararlanıp Ali Sami Yen stadının yenilenememesi Canaydın yönetiminin basiretsizliğinin göstergesidir. Ardından da borca kefil olunca kahraman olarak gösterilmek ve kendini gerçekten kahraman olarak görmek hem basın adına hem de yönetim adına utanılacak bir şeydir.